5 Mayıs 2010 Çarşamba

The art of Çamaşır


Bosch, eko yaşama katkıda bulunacak fikirler arıyormuş. Ben de bu fırsatı asla kaçıramazdım elbette. Ucunda güzel ödüller de varmış! Onlara kendi geliştirdiğim ve odada hakim olan çamaşır politikasını anlatmayı düşünüyorum. Dikkat edin, bu verimli yöntemle yıl içinde tonlarca sudan tasarruf edebiliyoruz.

Yöntemimiz şu. Giyilip çıkarılan çamaşırlar odadaki armudun üstüne atılır. Çoraplar genelde yere atılır. Dolaptaki kıyafetler azaldıkça, yavaştan armuda dönülür. Zaten çok da kirli değillerdi. İç çamaşırları politikamızda biterse bitsin politikası uygulanır. Kullanılıp çamaşır sepetine(en alt çekmece) atılan iç çamaşırları çabuk bittikleri ve yeniden kullanımları çok temiz olmadığı için bittikleri takdirde mayoya geçilir. Birkaç gün o şekilde idare edilir. Ardından giyilmemeye başlanır.

Çoraplarda şöyle bir yöntem izlenir. Çorap bittiğinde, daha önceden yere atılan en eski çorap alınır. Çok bilimsel yöntemlerle(burnuna götürme) temizliği onaylandıktan sonra yeniden giyilir. Bu devr-i daim de çamaşır sisteminin önemli bir parçasıdır. Can Yolu olarak adlandırabileceğimiz bu sistem dünyamıza büyük katkı getirebilir.



Unutmayalım, küçük değişiklikler büyük farklar yaratır...

3 Mayıs 2010 Pazartesi

Sabancı Ödevcisi


Saat 4ü 5 geçiyor. Odama uzak bir yurdun uzak bir studysinde laptoplarda paso birşeyler yazıyoruz Sabancı Ödevcileri olarak. Hatta bu yolda bir zayiat vermişiz, proje arkadaşlarımızdan biri 2 koltuğa uzanmış yatmış, üstünü örtmüşüz. Arkada da hafif müzik açık. Yani bir de şu kadar ameleliğin 3 puan için olması acayip moral verici. Sabancı Ödevcisi böyledir işte!

Ben artık yeter diyerek balkona çıktım sonunda. Baktım gölün oralar sisli harika bir manzara var. Biraz baktım. Sonra gözümü kapadım. Ve gözlerim kapalı Şekerpınar'ı dinledim. Şöyle şeyler duydum:
1) Akşamcı ördek ve kazların sesleri. Vak vak vak ilk bu farkediliyor.
2)Rüzgarın hafif esintisi ve ağaç hışırtısı
3)Otoyoldan gelen araba sesleri
4)Çok çok az cır cır böceği sesi
5)Bir yerlerden anlamadığım çat çut metal sesleri
6)Tabii ki o saatte okula gelen bir arabanın sesi(gözüm kapalı farını bile farkettim)
7) Kuş sesi 20 dk sonra gelecek daha o kadar sabah olmadı
8) Vee tabii ki, Whuuuuuu şeklindeki Sabiha uçağı sesi

Böyle işte. Sonra arkadaşımızı uyandırıp. Yarın devam ederiz dedik. Uyumaya gittik.

1 Mayıs 2010 Cumartesi

Çikolataya aşık olmak


Ben çok rüya görürüm. Öyle böyle değil. Uyanırım su içmeye, sonra kaldığım yerden rüyaya devam ederim. Genelde bu denli rüya görmekten sabah başım ağrır ama güzel rüya gördüğüm zaman da film izler gibi olurum ve çok eğlenceli olur. Evet maalesef kafam sadece geceleri çalışmayı tercih ediyor! Üzgünüm ama yapacak birşey yok...

Biraz önce de hoş bir rüya gördüm. Biraz önce dediğim 13.10 civarı kalktığım için yakın bir zamanda bitti rüyam. Evet rüyamda çok fazla çikolata gördüm. Hem de çok fazla çikolata. Ve neredeyse hepsini yedim çikolataların. O kadar güzellerdi ki. İçinde her çeşit çikolatanın bulunduğu altı tane rengi solmuş, ince, işlemeli gümüş tabak vardı. Annem çikolatayı yan tarafta yeni açılan çikolatacıdan almıştı.

Bu arada unutmadan, rüyamın çözünürlüğü o bayıldığımız Chocolate filminin renkleri ve çözünürlüğü ile aynıydı(Neden acaba!). Daha iyi gözümüzde canlandırabiliriz bu şekilde rüyayı. Çünkü ben arada siyah beyaz veya Hatırla Sevgili flashbackleri gibi sarı tonlarda veya düşük çözünürlükte rüyalar görüyorum. Öyle değildi.

Birinci tabağa hasretle baktım ve ilk önce kahve dünyasında da satılan içi böğürtlenli olanı ağzıma attım. Her zamanki gibi mükemmeldi ama işte bildiğimiz gibiydi. Çikolataları birer birer denedikçe, içimdeki melun kıpırtı yukarı çıktı ve kalbim çarpmaya başladı.

Denedim denedim... Tabakların yanında dumanı tüten sıcak çikolata fincanları. Yoğun kakaolu çikolatalar. Sütlü ama üzerine kakao tozu bulanmış olanlar. Çikolata kaplı ananaslar. Ve dolgulu olanlar! 3. ve 4. tabaklarda dolgulu olanlar başladı ve içim gerçeken tuhaf olmaya başladı. Allahım! İçleri ağzımda eriyip eriyip daha sert dışlarına yer bırakıyorlar. Onlar da acayip içli ve duygusal bir ben bırakarak parçalanıyorlar ağzımda. Krema dolguları, çikolata dolguları, karamel dolguları, vişne dolguları. Bana 20 dakika gibi gelen bir sürenin ardından çikolataları aklımdan çıkaramamaya başladım.

Nereye baksam onları görüyordum. Sert olanlar yumuşak olanlar, üstünde eski Aztek uygarlığı resimlerine benzer işlemeleri olanlar birbirini kovalıyordu. Birazdan şaraplar da açılmaya başlandı. Ama yumuşacık meyve şarabı tadında, çikolatayla bütünleşmiş ağzı hiç yormayan şaraplar. Öyle birşey olsa adına gül şarabı derdim. Ama gül reçeli gibi değil bu; karıştırmayın lütfen. Tadının gülle falan alakası yok. Sadece tadını alınca aklınıza gül geliyor. Bu arada ben, Çin restoranlarında verilen bilmeceli kurabiye şeklindeki bir çikolatayı kırıp ağzıma attım.

Hani şu hayatta en çok aşık olduğunuz kızı/erkeği düşünün. Benim oda arkadaşım gibi aşk diye bir şeyin olduğuna inanmayıp dalga geçen arkadaşlar, siz de yattığınız en güzel kız/erkekle, ardından yaptığınız sarılıp uyuma aktivitesini düşünün. O da olabilir, bir sorun çıkmaz. Etraf işte o aşkın yaşandığı anlardaki gibi ışıldamaya başladı birden. Burnuma taze biçilmiş çimen ve heryerde açan çiçeklerin kokuları gelmeye başladı. Ve Ege kıyılarına bütün kışın ardından ilk gelişinizde, taa denize uzak otoyoldan aldığınız zeytin-deniz suyu karışımı kokusu da geldi. "Yanımda olsan bile özlüyorum seni çikolata!" gibi hislerim geldi.

Ben böyle Leyla olmuşken, yan kadrajda oturduğum koltuk uzadı ve 10 metrelik bir gece klübü kanepesine dönüştü. Ve yanlarda oturan abim ve arkadaşları belirdi. Bu arada benim abim yok. Ne alakalar ben de bilmiyorum. Ben onları takmadım tabii ki. Halen havada, olmayan hafif esintinin keyfini çıkarıyorum ama içerdeyim ne esintisi yani. Bahar zamanı yüksek basınç sistemi gelince hani kendinizi çok pozitif hissedersiniz. Hava mükemmeldir ya, ben de öyle sanıyorum odanın basık havasını. Ağzımın her yerinde erimekten bir hal olmuş dolgular, CNN Türk'teki şişko amcanın damak çatlatan lezzet lafı ilk defa anlamlanıyor. Aşk bu olmalı!


Düşünmeye başlıyorum. Tabii rüya olduğunun farkında değilim o an. Yahu ne kadar çok çikolata yedim. Bunlardan sonra nasıl kilo alacağımdan haberim var mı benim? Kendime söylüyorum bunları. Ya o kadar çikolata yedim ki çünkü. O tepeleme dolu altı gümüş tabağın her birinin dibi görünüyor. İçlerinde tek tük çikolata kalmış.

Bırak diyorum sonra içimden. Ona değer. O benim canım. Toblerone halt etmiş benim çikolatalarımın yanında. Ve bu çikolatacının adını öğrenme isteğiyle yanmaya başlıyorum.

Acaba o da filmdeki gibi tatlılıktan ölen bir hanım mı? Çikolata aşkım yavaş yavaş ona kaymaya başlıyor. Ama ya yaşlı bir amcaysa? Bir an önce öğrenmek gerek! Annemi alıp, beni çikolatacıya götürmesini söylüyorum.

Evden çıkıyoruz. Ve birden kendimizi Bağdat Caddesi'ne giderken buluyoruz. Aa havaifişekler patlıyor yukarıda. Ama sesleri bir garip. Birden o havada patlayan şeylerden düşen 1 metre çapında havaifişek renginde yanıp sönen toplar etrafa düşmeye başlıyor. Oha! Yok artık uzaylılar mı geldi bu mudur? Ve kaçmaya başlıyoruz. Bu ikinci kısım çok uzun ve acılı olduğu için anlatmamaya karar verdim..

Uyanınca ilk rüyamı hatırlamak da birkaç dakikamı aldı aslında. Ah çikolata güzel çikolata. Senin adın herşeyden güzel. Kutsal birşeysin sen. Sana balkonda serenat bile yaparım yani. Bu arada aklıma geldi. Shakespeare'in adı nasıl doğru yazılır? İlk önce Shake yazarız. Ardından Spear, yani mızrak, ya da Britney Spears'ın Spear'ı. Sonuna da bir 'E' ekledik mi oldu size Shakespeare. Ne güzel adı var adamın yahu.



30 Nisan 2010 Cuma

27 Nisan 2010 Salı

Ne krizi lan! Bizden rahat bunlar



Resimde gördüğünüz, tavernada bunny şeklinde dans eden kızımız. Olay işlek bir caddede geçiyor, bir nevi Nevizade-Çiçek Pasajı ortamı. Dansözden daha başarılı bence.
Önce bir önbilgi. Sevgili komşumuz Yunanistan bilindiği gibi krizde. Kayıtdışı ekonomi, Yunanlı kardeşlerimizin tasarruf sevmemeleri ve özellikle vergi deyince sizden buz gibi soğumaları krizin nedenleri arasında sayılabilir. Tabii bu yozlaşmalar bize pek yabancı değil ama başka 50 türlü nedeni daha varmış krizin. Şu andaki durumları da çok fena yani, allah beterinden saklasın ama amcamlar öyle böyle g..e gelmemişler. Zaten bunlar çok konuşuldu ama ben bu konuyu çok sevdim onun için bir yazı daha gider buna ama esas konumuza yaklaşırken şunu diyeyim. Geçen günlerde bail-out istedi Yunanistan. Ekonomide bu terim batıyorum kurtarın beni anlamına geliyor. Sırf bu sene için 30 milyar euro yardım istemişler. Avrupa'da da bu "financial aid" olayları ülkelerin gelir dağılımına oranlanarak yapılıyor. Yani en çok BMW'yi satan en çok yardımı yapar abi, biz de satsak biz de yapardık, ama işte...

Şimdi, Bild gazetesi bu olayı manşet yapmış ve acayip sallamışlar Yunanistan'a. Resmen de kamuoyunu oluşturmuşlar 2 günde. Yunanistan'daki yozlaşmayı bir güzel işleyip, "parayı verelim mi?" anketleri yapıp üstüne de muhabir göndermişler; Yunanistan'da kriz var mı git bak diye. Adam da tabii ki gitmiş gece klüplerine barlara, burlar ful çekiyor diye bildirmiş. Üstüne cumartesi gecesi alem yapıp rulet oynayan zengin Yunanlılarla konuşmuş. Valla bizde bu kadar gezmiyorlar demiş ve sonra oradaki emeklilerin durumunu incelemiş. Bunların emeklisi bizden iyi durumda diye çıkarımını yapmış. Tahmin edersiniz bunla yetinmeyip cafede oturan kafası güzel bir Yunanlıyı kafalayıp muhabbet etmiş ona eski para birimlerini(Drahmi oluyor o) gösterip, adamdan "biz drahmiyi çok özledik o drahmileri ver sana Euro vereyim " diye demeç alıp Bilmemne bilmemne (58) diye bir güzel döşenmiş. Üstüne burada kimse bana fiş kesmiyor diye de bol bol ağlamış. Onu da takside fiş kesmek istemeyen adamdan çıkarmış onun adını da yazmış bir güzel.

Sonunda bunlardan adam olmaz, haketmişler işte zaten kriz de yok alemlerdeler diyerekten sür manşete Yunanistan için "dipsiz kuyu" sıfatını kondurmuş gazetesine. Populizmin bu kadar da allahını yapabilmiş olmalarını elbette takdirle karşılıyoruz. Gerçi baya eğlenceli olmuş. Aslında amaç belli. Yunanlılara gurur yaptırıp istemiyoruz paranızı dedirtmek. Sonra da Yunanistan başının çaresine bakar, harcarken bize mi sordular sanki! Hatta madem çok özlediniz eski paranızı, eurodan da çıkın diye zarf bile atmışlar.


Yarın da büyük ihtimalle Yunan Dışişleri Bakanı çıkıp küstahlar der. Başbakan da, sayın Şansölye bu hepimizin sorunu diye kapısında yatmaya devam eder. Politika bildiğimden değil ama akıllı adam dara düşünce bir noktaya kadar gurur yapmalı o yüzden. Almanlar parayı verir mi bilmiyorum ama dışarıdan bu olayları izlemenin verdiği o keyif insanda biraz suçluluk duygusu yaratıyor onu biliyorum. Lakin vatandaşları grev yapadursun, fena yatmışlar. Ayrıca bana kalırsa biz de Türkiye olarak samimi bir yardım teklifinde bulunmalıyız. Sonuçta yüzyüze bakıyoruz şurada. Nasıl olsa almazlar. Ama en azından hoşluk olurdu.

14 Mart 2010 Pazar

Kaçın Geliyorlar!!!




Güzel ülkemin insanlarında harbiden kafa yok! Neden hayatında bir kez olsun keyfini çıkartamazsın ki bir şeylerin. İstanbul Büyükşehir Belediye-Diyarbakır maçında 87. dakikada 30-40 Diyarbakırlı sahaya dalmış. Futbolcuları kovalamışlar. Zaten 1-0 geridelerdi bari tam olsun, iyice battılar. Tabii maç tatil oldu. Futbolcular ucuz atlatmışlar. Ortalık da fena karıştı. Yarın her gazete yarım sayfa kritiğini yapacak, koca koca saha içi 'savaş' resimleriyle verecekler bunu. Futbol Federasyonu'nun "Futbol müsabaka talimatı" denilen kural kitabına göre 2 maçı güvenlik nedeniyle tatil ettirdiği için Diyarbakır %90 küme düşürülecek. Olan da zavallı futbolculara ve futbolseverlere olacak. Bunu yapanlar futbolseverler değil haliyle. Diyarbakır'ı bu ülkenin liginde istemeyen gruplar. Pek tabii yaptıkları yanlarına kar kalacak ve amaçlarına ulaşmış olacaklar. Bunlar factlerimiz. Bunların yanında "hadi defolsunlar", "bu ligi haketmiyorlar" vb. diyen bir de tiplerimiz var.

2016 Avrupa Futbol Şampiyonası adaylığımız tehlikeye girermiş! Bana kalırsa '2016 Avrupa Futbol Şampiyonası adaylığımız' yerin dibine batabilir. Kocaman bir şehrin normal, insan gibi yaşamasına, sevinmesine, keyif almasına herkes bu kadar karşıyken 2016 hiç de önemli değil bence. Yanlış anlaşılmasın küme düşürülmelerine gerçekten karşı çıkamıyorum çünkü aksi takdirde birileri ölecek. Ama başka bir çözüm bulunması gerekiyor. Açılım mı yapıyorlar ne yapıyorlarsa yapıp bu işlere bir çare bulsunlar. Diyarbakır'ın insanları gelinlik çağındaki kızlar gibiler şu anda. Kötü kalpli babaları, ağabeyleri değil evlenmek, dışarıya çıkmalarına bile izin vermiyor. Damadın da pek umurunda değiller. Anca güzel güzel laflarla geçiştiriliyorlar. Ben de üzülüyorum böyle olunca. Taş gibi de takım olabilirdi Diyarbakır hani! Biraz istikrarla ne canlar yakardı...

11 Mart 2010 Perşembe

Moral insanı

Moral bozulduğunda etrafta kimse olmuyor ya. Sinir oluyor insan. Saçma sapan ödevler projeler herkeste. 1000 kişiyi ararsın birşeyler yapalım diye, hepsinde ayrı bir atraksiyon. Tam da üzgün bezgin haline denk gelir. Her neyse insan sinirleniyor tabii ki. Oysa ki siz birisinin morali bozulunca çat diye gidip şirinlikler kahveler çikolatalar götürürdünüz. Magazin eki yazarı gibi oldum valla. Her neyse tabii siz o anda aynı ilgiyi bulamayınca hemen bir sorgulama sürecine giriyorsunuz. Ben girerim arada sizi bilemem. Hemen benim aklıma şey gelmişti. Hani Secret ve türevi kişisel gelişim kitaplarında insanlara fedakarlık falan yapmayın diyorlar. Bencil ol, kendini düşün çünkü bu yüksek değer göstergesidir. Öyle olunca bütün evren peşinizden koşar. Ama ben o arkadaşlarıma fedakarlık yapmamıştım ki. Yani ben de işimi gücümü bırakıp o morali bozuk arkadaşla takılınca fedakarlık yapıyorum ama mutlu da oluyorum. Çünkü ben de dünyayı kurtarmıyordum hani. Ben de eğleniyorum yani. Her neyse bu çatışmayı çözdük. Şimdi durum ne? Hah. Moral bozukken ne yapılır. Eline bir elma al. Ve dışarı çık. Ayağın seni nereye götürürse oraya git. Cafeye falan götürürse dal tanıdıkların yanına. Yoksa git basket falan oyna. Adrenalin mutlu eder. Daha sonra çok iyi olursun. Bir de sinirlilik iyi değildir. İyi günler..