11 Mart 2010 Perşembe
Moral insanı
Moral bozulduğunda etrafta kimse olmuyor ya. Sinir oluyor insan. Saçma sapan ödevler projeler herkeste. 1000 kişiyi ararsın birşeyler yapalım diye, hepsinde ayrı bir atraksiyon. Tam da üzgün bezgin haline denk gelir. Her neyse insan sinirleniyor tabii ki. Oysa ki siz birisinin morali bozulunca çat diye gidip şirinlikler kahveler çikolatalar götürürdünüz. Magazin eki yazarı gibi oldum valla. Her neyse tabii siz o anda aynı ilgiyi bulamayınca hemen bir sorgulama sürecine giriyorsunuz. Ben girerim arada sizi bilemem. Hemen benim aklıma şey gelmişti. Hani Secret ve türevi kişisel gelişim kitaplarında insanlara fedakarlık falan yapmayın diyorlar. Bencil ol, kendini düşün çünkü bu yüksek değer göstergesidir. Öyle olunca bütün evren peşinizden koşar. Ama ben o arkadaşlarıma fedakarlık yapmamıştım ki. Yani ben de işimi gücümü bırakıp o morali bozuk arkadaşla takılınca fedakarlık yapıyorum ama mutlu da oluyorum. Çünkü ben de dünyayı kurtarmıyordum hani. Ben de eğleniyorum yani. Her neyse bu çatışmayı çözdük. Şimdi durum ne? Hah. Moral bozukken ne yapılır. Eline bir elma al. Ve dışarı çık. Ayağın seni nereye götürürse oraya git. Cafeye falan götürürse dal tanıdıkların yanına. Yoksa git basket falan oyna. Adrenalin mutlu eder. Daha sonra çok iyi olursun. Bir de sinirlilik iyi değildir. İyi günler..
14 Şubat 2010 Pazar
Prob ve istatistik!

Sınav dönemleri beni ve benimle birlikte herkesi ilginç duygular kaplıyor. O duyguların hepsini düşünmeye üşendim şimdi ama onlardan en baskın olanı bence korku. Sınav zamanları aslında çalışma ve soru çözme yüzünden büyük bir baskı yaratsa da asıl yoğunluğu kafamızın içindeki sınav korkusu ve endişesi yaratır. Yarınki prob sınavının şu anda yarattığı gibi. Aslında korkmak, hoşlanmadığım ve mümkün olduğunda engellemeye çalıştığım bir duygu. Belki kendimi rahat bırakmalıyım. Şarkılarımın beni hissettirdiği gibi rahat olayım ben yine. Böyle de atarım korkuyu işte!...'
Bunu yazalı 1 buçuk seneye yaklaşmış. Ertesi güneydi prob sınavı sanırım. Çalışmayı bırakıp, odada müzik dinlerken stresimi alsın diye karalamışım biryerlere ve unutmuşum. Azıcık uçukmuşum belki o saatte. Güzel günlerdi o günler. Pek birşey bilmeden şirin dostlarları çağırıp beraber çalışırdık. Onlar da pek bilmezdi birşey. Boş boş bakıp sorulara, en kolaylarını çözüp 'oha süperiz!' çekerdik. Fakir ama mutlu olmak gibi birşey bu. 90lı notlarımız yoktu belki, tam puan quizlerimiz de. Ama eğlenmiştik de. Her sınavda patlamamıza rağmen çok mutsuz değildik hiç. Dersin hocasını da hiç sevemedim zaten. Kendi halinde adamcık ama 50 metre yakınına gitmem hala, az çektirmedi.
Adam çok net Ferrari alamazdı ama kırmızı Ferrari'si varmış deyip geyik yapıp gülerdik arkadaşlarla. Hatta şöyle 90 model klasikimsi bir Ferrari hayal ederdim ben. Nasıl bir kompleksse artık...
Sports Rule!!

Aslında "Baskteball Rules!!" diyecektim ama diğer sporları da katabiliriz işin içine. Spor müsabakalarını izlemek dünyanın en keyifli işlerinden biridir. Şuradan biliyorum, izlerken pek keyif almayabilirsiniz çünkü. Arada birkaç dakikalığına kanal da değiştirebilirsiniz. Ama oyunun geneli mutlaka takip edilir. Ve belki bittikten 5 gün sonra çıkmaya başlar keyfi. Tıpkı dağcılık gibi, tatile gitmek gibi. Gerçi bir tarafı gerçekten tutuyorsanız biraz 'kör gözüm parmağına' durumu söz konusu. Oyunu açsan bir türlü açmasan bir türlü. Hayatta keyif alınmaz zaten unutun baştan onu da.
Kız erkek farketmez, eğer tuttuğu takım varsa, hastanın sabahı beklediği gibi bekler insan maçın bitimini (istisnalar olsa da). Ne anladım ben öyle oyundan! Gerçi onun heyecanı bambaşka ama bilseniz hiçbir tarafın tutulmadığı maçlar öyle keyiflidir ki... Üzerinizde hiçbir baskı yok. Çekişme arttıkça stres değil heyecan artıyor artık. Güzel hareketlerin keyfi çıkıyor. Bu karmaşık duruma literatürde 'seyir zevki' adı verilmiştir. Ve senenin en büyük seyir zevki olayı da gelip çattı bile. Bu kadar merak unsuru ve alakasız konuşmanın ardından gözlüğümü çıkartıyorum ve karizmatik bir bakışla söylüyorum.
"I'm talking of course, about the All-Star game!" 50 yıldan fazladır NBA'de Doğu karmasıyla Batı karması maç yapıyor. Dünyanın en iyi oyuncuları, inanılmaz zor hareketleri, yaratıcı pasları ve smaçlarıyla deli eğlenceli bir 2 saat geçirtiyorlar izleyenlere. Maç bu pazar (Dallas'ta). Tabii bizde pazartesi sabaha karşı 4-6 gibi bir aralığa denk geliyor başlangıç ve bitişi. Onu izleyin diyemem ama ertesi gün NTV'de 8 gibi tekrarı verilecek, kesin izleyin. Özellikle kızlar da izlemeli bence. Sevgili kız insanları, soğuksunuz demiyorum ama yine de basketbola ısınmak için harika bir yol bu. Geçen sene buraya gelen Bolşoy'un yaptığı Kuğu Gölü'nü izleyip baleyi sevmek veya Amadeus'u izleyip Mozart'a ısınmak gibi birşey.
8 Şubat 2010 Pazartesi
Biraz şehri gezdim (2)

Sanırım endüstri mühendisliğinin de birkaç dersi burada veriliyor. Her neyse bina son derece havalı bir bina. Taştan yapılmış ve ve Yunan tapınaklarına benziyor. Klasik Amerikan stili yani. Dışarıdan taş süslemelerle falan acayip ihtişamlı ama içeriye girince de bir o kadar kasvetli ve işlevsiz bir bina. Amerikan ve Alman okullarında da genellikle bu tarzda binalar bol bulunur. Sağdan yürümeye devam edebiliriz. Daha kısa yollar da mümkün ama ben buradan gitmiştim başka yol bilmem. Hala yorulmadığımıza göre içimizdeki alışveriş canavarı yavaş yavaş gün yüzüne çıkabilir. Çünkü çok şirin ve elit binalar başlıyor artık. Merkeze yaklaştık.
Hani Osmanlı'nın son dönemlerinde zengin İstanbul'luların yaşadığı apartmanlar vardır. Camekanlarında da tahmin edebileceğiniz üzere Yahudi, Ermeni veya Rum olduğunu bilip hangisi olduğunu bilemeyeceğiniz isimler olan son derece estetik binalar bunlar. Eskimiş ama çok güzel eskitilmiş yerler. Takdir ede ede yukarı yürümeye devam ediyoruz. Bu arada arabalar da giderek değişime uğramaya başlıyor. Genel bir parlamanın yanısıra, küçük olanları alçalıp grileşmeye, büyük olanları ise yükselip siyahlaşmaya başlıyor. Birazdan Teşvikiye Camii'ne geleceğiz ve eğer bir cenaze olduğunu düşünüyorsanız yanılıyorsunuz.
4 Şubat 2010 Perşembe
Biraz şehri gezdim
Dün sana tepeden baktım aziz İstanbul
Epey tepeden baktım
Ortasından kırılmış bisküvi gibi kırık ve keyifli gözüküyordun
Kırık bisküvi ve suların içinde yüzüyor. Ne hoş betimlemeler, hikayeler çıkar buradan uğraşılsa. Fakat şu an bunlarla pek ilgilenmiyorum. İlgilendiğim şey İstanbul'un gezilmesi gerektiği. Gezin bence. Ben de gezeceğim ama fırsat olmuyor. Gidilecek o kadar yer, görülecek o kadar çok manzara var ki, şaka gibidir buralar. Her yerin ayrı kişiliği var, her ilçesi ayrı psikopattır. Maalesef Avrupa yakasındaki yerler daha bir psikopattır. Anadolu insanını hüzünlendirir bazen bu. Sadede gelecek olursak, sadedimiz şu. I want to take you to a guided tour into the streets of İstanbul! Şöyle bir etrafı tanımak ve daha önce bakmadığınız veya benim de bakmadığım şekilde bakmak buralara. Şimdi, Nişantaşı İstanbul'un en elit sokağı olarak bilinir. O zavallı genişliği ve tıkanıklıkları nedeniyle kendisine cadde demeye dilim varmayan bu yerin çeşit çeşit girişi vardır. Ayrıca kendisine metro dahil birçok farklı araçla ulaşılabilir. Biz yürüyeceğiz. Ya da bu koşulda ben yürüyorum. Vapurdan inip Beşiktaş sırtlarına doğru yol almaya başlıyorum ilk önce. İlk hedefimiz karşıya geçip sola dönmek ve kokoreççiye doğru yol almak.

İnsan kalabalığı acayip boyutta olduğu için arabaların önüne fırlamak bir hayli eğlenceli ve güvenli oluyor. Yol üzerinde gördüğümüz ilk zavallı mekanımız Alkim mi Alkım mı olduğunu hala öğrenemediğim sevgili kitapçı. Mekan o kadar hüzünlü ve yalnız görünüyor ki oradan kitap alıp okursam ben de öyle hissetmeye başlarım diye korkuyorum. Kenara kuytuya atılmanın yaşayan sembolü gibi, rezalet. Kokoreççiyi geçiip biraz daha gidip sağdan Akaretler'e dönüyoruz. Buradan itibaren şapır şapır terlemeyeceğimizi varsayıyoruz çünkü durmadan tepe çıkacağız.
Unutmadan belirteyim, Akaretler 10 saniye önce geride bıraktığınız yerden tamamen ayrı bir dünya.
2. Abdülhamit'ten kalma o iki sokaklık yeri Serdar Bilgili o kadar güzel yeniletmiş ki özel jetine atlayıp Monaco'ya gidesi geliyor insanın girer girmez. Yukarı çıkarken Kelebek'te bolca okuduğunuz cafeleri, barları görüyorsunuz. Tamam ben de görüyorum! Sonra Onur Baştürk'le Cengiz Semercioğlu'nun tipi aklınıza geliyor ve gülmeye başlıyorsunuz. Yürüyüş yaptığımıza göre zaman da belirleyelim. Akşam üstü olsun. Şöyle hava tam kararmak üzere. İnsanlar iş çıkışı bir şeyler içmeye gelmişler. Dışarısı çok dolu olmasa da içeriler cıvıl cıvıl gözüküyor. Hatırlatalım mevsim hala kış. Yukarı doğru, küçük binaların ardından plazalar belirmeye başlıyor. Sol tarafta kurtarılmış bölge olarak minnacık bir park ve içinde hoş heykeller mevcut durumda görüşümüzü bekliyorlar. Park o kadar çok suistimal edilmiş ki sonunda dayanamayıp etrafı çevrili bir köpek tuvalet yeri açmışlar. Akaretler'de yavaş yavaş bitiyor. Ben de yavaş yavaş uyuyayım. Gerisini de yarın anlatırım.
3 Şubat 2010 Çarşamba
Işıklı geceler

Yıldızlı geceler biteli çok oldu. Geceleri büyük ayı dışında bir şey seçemeyip boş boş yıldızlara bakmayı özlesem de romantik olmanın alemi yok. Yıldızlı gece ayağına her gece konsere gitmekti yaz gecelerini güzel yapan. Zaten buluttan 2 aydır güneşi görmüyoruz ne yıldızı diyebilirsiniz haklı olarak. Ama ışıklar her zamanki yerlerindeler. Ve İstanbul yine çok davetkar. Ben o kelimeyi hiç sevmesem de davetkar. Hem de çok ışıklı. Havaların kafayı yemesi artık bitti gibi olduğu için konserler patlıyor tabii. Yakınlarda Candan Erçetin, Şebnem Ferah ne ararsanız var. Maalesef yine çoğu büyük konser Bostancı Gösteri Merkezi'nde. Gitme şanssızlığına yakalananlar oranın çapını görmüştür ama bir ön bilgi olarak görme onuruna eriştiğim en çakma yer diyeyim ben. Her neyse, 14 Şubat'ta aklınıza gelecek bütün popüler şarkıcılar orada burada çıkacaklar. Zaten her yer parti dolu ona lafım yok . Ama kalın giyinin. Onun dışında Kenan Doğulu çok geziyor imiş. Yeni albüm çıkarmadan nostaljik bir gecesine gitmek lazım geliyor haliyle. Çünkü, çünkü herkesin Kenan Doğulu'su gelir!
1 Şubat 2010 Pazartesi
Bi çay içseydik?

Çarşamba kar geliyormuş! Daha yağmura alışamadan biraz içimi burdu ama olsun. Siz en iyisi yarından Cadde'ye gidin ve yağmurun tadını çıkarın. Gecenin 10unda, yolda sıralanmış küçük dikenli kestanecik ağaçlarının altında bir elde şemsiyemiz, öbür elde kızımız/oğlanımız, yol boyu 16.000 kwlik uzunlarını yakmış apaçimiz, yola düşen damlaları sayın. Tabii yağmurda yapılacak şeylerden binlik liste çıkar. Peki kar yağarken ne yapılır?
Kalıbı zorlamaya gerek yok. Çay iyidir. Bir gün boyunca yatmak iyidir. Hayal kurmak da çok iyidir. Acaba bunun asistanı olsam nasıl bişey olurdum ben diye düşünmek baya iyidir. Zaten diziyi izleyip kafayı yemeyeni görmedim. Şunu 10 sezon izlesen gelir diploma verirler!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)







